Damla Sevval
New member
“Bir Başlık, Bir Soru ve Bir Merak: Müstehcenlik Gerçekten Suç mu?”
Foruma girip “müstehcenlik suç mu?” başlığını gördüğümde durup düşündüm. Bu soru genelde ya ani bir haber sonrası ya da kişisel bir deneyimin ardından soruluyor. Kimi bir sosyal medya paylaşımını silmek zorunda kalmış, kimi bir sergiye sansür geldiğini görmüş, kimi de hukuki bir tartışmanın ortasında kalmış oluyor. Konu sadece “yasak mı, serbest mi?” kadar basit değil; içinde hukuk, ahlak, toplum ve bireysel özgürlükler var. O yüzden bu yazı, kesin cevaplar vermekten çok, tartışmayı derinleştirmeyi amaçlıyor.
Hukuki Çerçeve: Müstehcenlik Ne Zaman Suç Sayılır?
Türkiye’de müstehcenlik, Türk Ceza Kanunu’nun 226. maddesinde düzenlenir. Kanun, özellikle çocukların korunmasını merkezine alır ve çocuklara yönelik müstehcen içerikleri açıkça suç olarak tanımlar. Yetişkinlere yönelik içeriklerde ise sınır daha karmaşıktır. İçeriğin alenen yayımlanması, toplumun genel ahlak anlayışını açıkça zedelemesi gibi kriterler devreye girer.
Burada erkeklerin daha sık başvurduğu veri ve metin odaklı yaklaşımı görmek mümkün. “Kanun ne diyor?”, “Hangi maddede yazıyor?”, “Yargıtay kararları ne yönde?” soruları öne çıkıyor. Nitekim Yargıtay’ın birçok kararında, müstehcenliğin değerlendirilmesinde dönemin toplumsal hassasiyetlerinin ve içeriğin sunuluş biçiminin önemli olduğu vurgulanıyor. Aynı içerik, kapalı bir ortamda yetişkinlere sunulduğunda suç sayılmayabilirken, aleni bir şekilde yayımlandığında suç kapsamına girebiliyor.
Bu noktada istatistikler de devreye giriyor. Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı adli istatistiklerde, müstehcenlik suçlarının büyük kısmının çocuklara yönelik içeriklerle ilgili olduğu görülüyor. Bu veri, kanunun esas hassasiyetini anlamak açısından önemli.
Toplumsal Etki ve Duygusal Boyut: “Yasal Olabilir Ama Doğru mu?”
Kadınların tartışmaya kattığı perspektif ise çoğu zaman hukuki sınırdan ziyade toplumsal etki üzerinde yoğunlaşıyor. Bir içeriğin yasal olması, onun zararsız olduğu anlamına gelir mi? Özellikle kadın bedeninin metalaştırılması, dijital mecralarda sürekli görünür kılınması ve bunun gençler üzerindeki etkisi sıkça dile getiriliyor.
Burada kişisel deneyimler öne çıkıyor. Örneğin bir öğretmenin, öğrencilerinin sosyal medyada karşılaştığı içeriklerden nasıl etkilendiğini anlatması ya da bir annenin, çocuğunu korumak için verdiği dijital mücadeleyi paylaşması tartışmayı somutlaştırıyor. Bu anlatılar, müstehcenliğin sadece hukuki bir kavram olmadığını; aynı zamanda kültürel ve psikolojik sonuçları olduğunu hatırlatıyor.
Bu bakış açısı, “yasaklayalım” refleksinden ziyade “nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz?” sorusunu gündeme getiriyor. Erkeklerin daha çok ölçülebilir zararlar ve somut suç unsurları üzerinden konuştuğu yerde, kadınlar uzun vadeli etkiler, normalleşme riski ve güç ilişkileri üzerine odaklanıyor. İki yaklaşım da tek başına yeterli değil; asıl değer, birlikte düşünüldüğünde ortaya çıkıyor.
Uluslararası Karşılaştırma: Her Yerde Aynı mı?
Karşılaştırmalı analiz yapmadan bu konu eksik kalır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ifade özgürlüğü ile müstehcenlik arasındaki dengeyi sıkça ele alır. AİHM kararlarında, devletlere “takdir marjı” tanındığı görülür. Yani her ülkenin kendi kültürel ve toplumsal değerlerine göre sınır çizmesine belli ölçüde izin verilir.
Örneğin Almanya’da yetişkinlere yönelik pornografik içerikler, belirli yaş doğrulama sistemleriyle serbesttir. Fransa’da sanatsal ifade, müstehcenlik değerlendirmesinde önemli bir kriterdir. Türkiye’de ise “genel ahlak” kavramı daha merkezi bir rol oynar. Bu farklılıklar, müstehcenliğin evrensel bir tanımı olmadığını gösteriyor.
Bu noktada veri odaklı yaklaşım, “hangi model daha az zarar üretiyor?” sorusunu sorarken; toplumsal etkiyi önceleyen yaklaşım, “hangi model insan onurunu daha iyi koruyor?” sorusunu öne çıkarıyor. İki soru da cevaplanmadan sağlıklı bir politika üretmek zor.
Dijital Çağda Müstehcenlik: Kontrol Mümkün mü?
İnternet ve sosyal medya, müstehcenlik tartışmasını bambaşka bir yere taşıdı. Artık içerik üretmek de tüketmek de çok daha kolay. Filtreler, yaş sınırları ve algoritmalar konuşuluyor ama bunların ne kadar etkili olduğu tartışmalı. Erkek kullanıcılar sıklıkla “teknik çözümler”den bahsederken, kadın kullanıcılar bu çözümlerin neden çoğu zaman işlemediğini, özellikle de kırılgan grupları yeterince korumadığını vurguluyor.
Burada şu soru önemli: Sorumluluk bireyde mi, platformda mı, devlette mi? Yoksa hepsinde biraz mı?
Kaynaklar, Güvenilirlik ve Açık Uçlu Sorular
Bu yazıda hukuki çerçeve için Türk Ceza Kanunu m.226, Yargıtay kararları ve Adalet Bakanlığı adli istatistiklerinden; uluslararası boyut için AİHM kararları ve Avrupa Konseyi raporlarından yararlanıldı. Toplumsal etki kısmında ise sosyoloji ve medya çalışmaları alanındaki akademik yayınlar, özellikle kadın çalışmaları literatürü referans alındı.
Sonuç yerine birkaç soru bırakmak belki daha anlamlı: Müstehcenliği tanımlarken kimi koruyoruz, kimi sınırlıyoruz? Yasal sınırlar mı toplumu şekillendirir, yoksa toplumsal değerler mi yasayı? Dijital dünyada özgürlük ve koruma arasındaki denge gerçekten kurulabilir mi?
Forumun asıl gücü, bu sorulara tek bir ağızdan değil, farklı deneyimlerden gelen seslerle cevap aramasında yatıyor. Tartışma da tam burada başlıyor.
Foruma girip “müstehcenlik suç mu?” başlığını gördüğümde durup düşündüm. Bu soru genelde ya ani bir haber sonrası ya da kişisel bir deneyimin ardından soruluyor. Kimi bir sosyal medya paylaşımını silmek zorunda kalmış, kimi bir sergiye sansür geldiğini görmüş, kimi de hukuki bir tartışmanın ortasında kalmış oluyor. Konu sadece “yasak mı, serbest mi?” kadar basit değil; içinde hukuk, ahlak, toplum ve bireysel özgürlükler var. O yüzden bu yazı, kesin cevaplar vermekten çok, tartışmayı derinleştirmeyi amaçlıyor.
Hukuki Çerçeve: Müstehcenlik Ne Zaman Suç Sayılır?
Türkiye’de müstehcenlik, Türk Ceza Kanunu’nun 226. maddesinde düzenlenir. Kanun, özellikle çocukların korunmasını merkezine alır ve çocuklara yönelik müstehcen içerikleri açıkça suç olarak tanımlar. Yetişkinlere yönelik içeriklerde ise sınır daha karmaşıktır. İçeriğin alenen yayımlanması, toplumun genel ahlak anlayışını açıkça zedelemesi gibi kriterler devreye girer.
Burada erkeklerin daha sık başvurduğu veri ve metin odaklı yaklaşımı görmek mümkün. “Kanun ne diyor?”, “Hangi maddede yazıyor?”, “Yargıtay kararları ne yönde?” soruları öne çıkıyor. Nitekim Yargıtay’ın birçok kararında, müstehcenliğin değerlendirilmesinde dönemin toplumsal hassasiyetlerinin ve içeriğin sunuluş biçiminin önemli olduğu vurgulanıyor. Aynı içerik, kapalı bir ortamda yetişkinlere sunulduğunda suç sayılmayabilirken, aleni bir şekilde yayımlandığında suç kapsamına girebiliyor.
Bu noktada istatistikler de devreye giriyor. Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı adli istatistiklerde, müstehcenlik suçlarının büyük kısmının çocuklara yönelik içeriklerle ilgili olduğu görülüyor. Bu veri, kanunun esas hassasiyetini anlamak açısından önemli.
Toplumsal Etki ve Duygusal Boyut: “Yasal Olabilir Ama Doğru mu?”
Kadınların tartışmaya kattığı perspektif ise çoğu zaman hukuki sınırdan ziyade toplumsal etki üzerinde yoğunlaşıyor. Bir içeriğin yasal olması, onun zararsız olduğu anlamına gelir mi? Özellikle kadın bedeninin metalaştırılması, dijital mecralarda sürekli görünür kılınması ve bunun gençler üzerindeki etkisi sıkça dile getiriliyor.
Burada kişisel deneyimler öne çıkıyor. Örneğin bir öğretmenin, öğrencilerinin sosyal medyada karşılaştığı içeriklerden nasıl etkilendiğini anlatması ya da bir annenin, çocuğunu korumak için verdiği dijital mücadeleyi paylaşması tartışmayı somutlaştırıyor. Bu anlatılar, müstehcenliğin sadece hukuki bir kavram olmadığını; aynı zamanda kültürel ve psikolojik sonuçları olduğunu hatırlatıyor.
Bu bakış açısı, “yasaklayalım” refleksinden ziyade “nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz?” sorusunu gündeme getiriyor. Erkeklerin daha çok ölçülebilir zararlar ve somut suç unsurları üzerinden konuştuğu yerde, kadınlar uzun vadeli etkiler, normalleşme riski ve güç ilişkileri üzerine odaklanıyor. İki yaklaşım da tek başına yeterli değil; asıl değer, birlikte düşünüldüğünde ortaya çıkıyor.
Uluslararası Karşılaştırma: Her Yerde Aynı mı?
Karşılaştırmalı analiz yapmadan bu konu eksik kalır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ifade özgürlüğü ile müstehcenlik arasındaki dengeyi sıkça ele alır. AİHM kararlarında, devletlere “takdir marjı” tanındığı görülür. Yani her ülkenin kendi kültürel ve toplumsal değerlerine göre sınır çizmesine belli ölçüde izin verilir.
Örneğin Almanya’da yetişkinlere yönelik pornografik içerikler, belirli yaş doğrulama sistemleriyle serbesttir. Fransa’da sanatsal ifade, müstehcenlik değerlendirmesinde önemli bir kriterdir. Türkiye’de ise “genel ahlak” kavramı daha merkezi bir rol oynar. Bu farklılıklar, müstehcenliğin evrensel bir tanımı olmadığını gösteriyor.
Bu noktada veri odaklı yaklaşım, “hangi model daha az zarar üretiyor?” sorusunu sorarken; toplumsal etkiyi önceleyen yaklaşım, “hangi model insan onurunu daha iyi koruyor?” sorusunu öne çıkarıyor. İki soru da cevaplanmadan sağlıklı bir politika üretmek zor.
Dijital Çağda Müstehcenlik: Kontrol Mümkün mü?
İnternet ve sosyal medya, müstehcenlik tartışmasını bambaşka bir yere taşıdı. Artık içerik üretmek de tüketmek de çok daha kolay. Filtreler, yaş sınırları ve algoritmalar konuşuluyor ama bunların ne kadar etkili olduğu tartışmalı. Erkek kullanıcılar sıklıkla “teknik çözümler”den bahsederken, kadın kullanıcılar bu çözümlerin neden çoğu zaman işlemediğini, özellikle de kırılgan grupları yeterince korumadığını vurguluyor.
Burada şu soru önemli: Sorumluluk bireyde mi, platformda mı, devlette mi? Yoksa hepsinde biraz mı?
Kaynaklar, Güvenilirlik ve Açık Uçlu Sorular
Bu yazıda hukuki çerçeve için Türk Ceza Kanunu m.226, Yargıtay kararları ve Adalet Bakanlığı adli istatistiklerinden; uluslararası boyut için AİHM kararları ve Avrupa Konseyi raporlarından yararlanıldı. Toplumsal etki kısmında ise sosyoloji ve medya çalışmaları alanındaki akademik yayınlar, özellikle kadın çalışmaları literatürü referans alındı.
Sonuç yerine birkaç soru bırakmak belki daha anlamlı: Müstehcenliği tanımlarken kimi koruyoruz, kimi sınırlıyoruz? Yasal sınırlar mı toplumu şekillendirir, yoksa toplumsal değerler mi yasayı? Dijital dünyada özgürlük ve koruma arasındaki denge gerçekten kurulabilir mi?
Forumun asıl gücü, bu sorulara tek bir ağızdan değil, farklı deneyimlerden gelen seslerle cevap aramasında yatıyor. Tartışma da tam burada başlıyor.